BİR ŞEFKAT MASALI -- Engelli anneler

2007-10-03 16:23:00

Geceleri uyuyamayan minik bebekler anne babalar arasında hep şikâyet konusudur. Uykunun en tatlı yerini bölen bir bebek hıçkırığı özellikle de annelerin kâbusudur aslında. Hele bir de her gece defalarca tekrarlanıyorsa… Bebeklerin zamanlı zamansız ağlaması genelde ebeveynleri rahatsız eder. Tabii ki geceleri bölünen her uyku, bir zaman sonra büyük bir eziyete dönüştüğü için… Haklı olarak; ne var bunda diyebilirsiniz. Peki, her gece onlarca kez de olsa bebek sesiyle uyanmanın büyük bir nimet olduğunu düşündünüz mü hiç? Şimdiye kadar aklınıza gelmediyse işitme veya görme engelli, felçli annelerin hikâyelerini okuyunca bunun şükredilmesi gereken büyük bir nimet olduğunu anlayacaksınız. Hem de yüreğinizde hissederek…

Şüphesiz annelik bütün dünyanın kabul ettiği sayılı ortak değerler arasında. Kadının hayatını değiştiren, onu şefkat, merhamet ve fedakârlık abidesi haline getiren bir haslet. Beşikten mezara kadar elinden tuttuğu yavrusunun varlığını hiçbir mutluluğa, sevgiye, huzura değişmeyen bir anne için hayat, bebeğini kucağına aldığı andan itibaren bir başka anlam kazanır. Onunla yatar, onunla kalkar; onunla yer, onunla içer… "Annelik zor zanaat" diye boşuna dememişler. Çünkü yaşananlar meşakkatli, zor bir süreçtir…

Benim dünyam çok sessiz

Her kadın, fıtratının bir gereği olarak annelik duygusunu tatmayı, yavrusunu kucağına alıp okşamayı ister. Aynı hülyalar engelli bayanlar için de geçerlidir. Onlar da sağlıklı çocuklar dünyaya getirmeyi, yavrularını sevgiyle büyütmeyi hayal eder. Zira bir ev çocuksuz olmuyor. Gözler görmese de, kulaklar işitmese de, el ele çayırda çimende koşturulmasa da her evli çift "anneciğim, babacığım" hitabını duymak istiyor. Bir anne düşünün ki gözleri görmüyor. Bir başkası duymuyor ya da tekerlekli sandalyesinde yavrusunun isteklerine cevap vermeye çalışıyor. Hayatta "ben de varım" diyen bu insanlar da anne; ve çocuklarının geleceği için onlar da pembe hayaller kuruyor... Hem de hayatın önlerine çıkardığı bütün engellere inat…

Çoğu görme, işitme, bedensel engelli çiftin çocuğu, anne-babalarının aksine sağlıklı dünyaya geliyor. Bu sonuç aileleri mutlu ederken birçok sorunu da beraberinde getiriyor. Örneğin, işitme engelli annelerin en büyük sorunu, bebeklerinin ağlamasını duyamamaları. Bu durum ilk etapta zihinlerde duygusal çağrışımlar yapsa da aslında işitme engelli ebeveynler için ciddi bir problem. Çünkü gece karnı acıkıp anne kokusunu özlediğinde ağlayan bebek, çığlıklarına muhatap bulamıyor. Ya da yaramazlık yaparken eli kapıya sıkışsa, başından aşağıya kaynar su dökülse yan odadaki annesinin haberi olmuyor.

Hemen o kadar karamsar olmayın. Çocuklar her ailenin kendince bulduğu çözümlerle büyüyor. Bu zorlu sınavda da birbirinden farklı hayat hikâyeleri çıkıyor. Bir bakıma onlarınki "iç konuşması" bol bir yaşam aslında.

Hamdiye Ayanoğlu (60) yedi yaşında geçirdiği menenjit hastalığından sonra işitme duyusunu ve hafızasını kaybeder. Anne-babası işitme engellilerin kullandığı işaret dilini bilmediği için zor günler geçirir. Ailesiyle hiçbir zaman tam bir diyalog kuramaz. Kendi çabasıyla okuma-yazmayı, dudak okumayı öğrenir. 15 yaşında işitme ve konuşma engelli devlet memuru Tuğran Ayanoğlu ile hayatını birleştirir. Artık daha 'sesli' bir dünyanın kapısı aralanır kendisine.

Ayanoğlu çifti, "Acaba çocuğumuz da engelli olur mu?" düşüncesine hiç kapılmadan çocuk sahibi olmak ister. İlk çocukları bir erkektir. Muzaffer adını verdikleri oğulları gayet sağlıklıdır da. Hayatları renklenmiştir; ama kısa sürede bir gerçeği fark ederler. Minik Muzaffer'in ağlamalarını duymuyorlardır. Kendilerince bir formül bulurlar. Muzaffer bebek sürekli annesinin kollarında uyur. En ufak bir kıpırdama Hamdiye Hanım'a süt vaktinin geldiğini gösteriyordur çünkü…

Fedakâr anne üç çocuğunu da büyütürken bir gece olsun derin ve aralıksız uyumaz. Yardıma gelen anneanne, kızının az da olsa rahatça uyuyabilmesi için kendi kolundan kızının koluna uzanan bir ip bağlar. Bebek ağladığında anneanne uyanır, aradaki ip birkaç kez çekilir ve anne uyanıp bebeğe bakar. Bir gün büyük oğlu Muzaffer, gündüz saatinde etraftaki komşuların bile duyacağı kadar ağlar; ama Hamdiye Hanım çığlıklardan habersizdir. İçindeki sesi dinleyerek aniden odaya gelir ve neredeyse ağlamaktan morarıp nefesi kesilen bebeğini muhtemel bir ölümden kurtarır. Şimdi 31 yaşında olan küçük kızı Ebru da bir gün beşiğinden aşağı yüzüstü düşer, nefessiz kalır. Ebru'yu ölümden bu kez de büyük kardeş Muzaffer kurtarır.

Hislerini işaret diliyle anlatmaya çalışan Hamdiye Hanım, yaşadıklarından yola çıkarak engelli annelerin çocuk büyütürken engelsiz annelere göre daha dikkatli olması gerektiğini söylüyor: "Yemek pişirirken, temizlik yaparken her 15 dakikada bir çocuklara bakardım. İş yaparken değil, arada gidip gelmekten yorulurdum. Eğer engelli olduğum için çocuklarıma zarar gelseydi kendimi affetmezdim. Ne yapayım, benim dünyam çok sessiz."

Başka bir sorun da bebekler hastalandığında yaşanır. Ayanoğlu çifti, doktorlara çocuğun rahatsızlık sebebini anlatamaz, ne yapmaları gerektiğini soramaz. Hamdiye Hanım, doktorların kendisini deli zannettiklerini, çoğu zaman ilgilenmediklerini öne sürüyor: "O an gerçekten engelli olduğunuz için üzülüyorsunuz. Çünkü çocuğunuzun sağlığı söz konusu ve çaresizsiniz."

İstanbul'da yaşayan Ayşe Bügelek (32) kendini "kısmî görme engelli" olarak tanımlıyor. Çünkü yüzde 20 oranında görebiliyor. Bunun için cisimleri iyice yaklaştırması lâzım. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. Büyükşehir Belediyesi'nin Özürlüler Araştırma Kütüphanesi'nin kurucusu, 11 yıldır da çalışanı. Eşi Mustafa Bügelek de Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden mezun ve görme engelli. Bir gözü tamamen görmezken diğeri yüzde 10 oranında görüyor. Mustafa-Ayşe çiftinin 3,5 ve 5 yaşında sağlıklı iki kızı var.

Torunuma nasıl söylerim?

Ayşe Hanım çocuk sahibi olduktan sonra 'engelli' olduğunu daha çok hissettiğini anlatıyor. Hamilelikten önce ve sonra bebeğin bakımı ve beslenmesiyle ilgili yüze yakın kaynaktan yararlanırken tek yaşadığı tereddüt, çocukların teninde oluşabilecek yara, kaşıntı, alerji gibi hastalıkları nasıl görüp tedavi edeceği hakkında olur. En zorlandığı şeyler ise çocuklarıyla gezmek ve tırnak kesmektir. Ayşe Hanım zamanla yaşadığı zorlukların azaldığını söylese de engelsiz çocuklarına yetmenin o kadar da kolay olmadığını belirtiyor.

Hep anne-babanın çocukları için yaptığı fedakârlıklar anlatılsa da engelli anne-babası için fedakârlıkta bulunan çocuklar da yok değil. Bedensel engelli Binnur Semiz (36), 28 yaşında intihar girişiminde bulunur ve yüksekten düşme sonucu kalçası üç yerden kırılır. Bu olaydan sonra 8 yaşındaki kızı Ayşenur'un hayatı da bir anda değişir. İntihar girişiminden önce büyük bir tekstil firmasında üst düzey yönetici olan Semiz, yaşadıklarını şöyle özetliyor: "Sağlıklıyken hayattan bıkıp her şeyden kurtulmak isterken sakat olarak hayata döndüm. Uyandığımda sakat kaldığımı öğrendim. Benim ve sevdiklerim için ciddi bir travmaydı."

Aynı zamanda Türkiye Sakatlar Derneği genel başkan yardımcısı olan Binnur Semiz, iki ay hastanede kalır. Tekerlekli sandalye ile yeni bir hayata alışmaya başlar. Bu esnada 8 yaşındaki Ayşenur'un kendisine çok yardımcı olduğunu söylüyor: "İlk zamanlar tekerlekli sandalyeyi kabul edemedim. Doktorlara, sevdiğim insanlara içimdeki acıyı püskürüyordum adeta. Kızım bilinçli olarak 'teyzem beni iyi yıkayamıyor, sen yıka, senin patateslerin daha güzel kızarıyor' diyordu. Beni hayatın içine katıp her şeyi eskisi gibi yapabileceğimi anlatmaya çalışıyordu." Binnur Semiz yavaş yavaş eski hâline dönmeye ve evdeki sorumlulukları tekrar almaya başlar.

Kızı Ayşenur, annesinin ne yapıp yapamadığını çok iyi bildiğini, taleplerini bunları göz önünde bulundurarak oluşturduğunu anlatıyor. Birlikte dışarıda zaman geçirmeyi çok sevdiğini fakat tekerlekli sandalye ile her yere girip çıkamadığı için üzülüp sinirlendiğini söylese de annesini 'mükemmel' olarak tanımlıyor. Binnur Semiz de normal anneler gibi kızının ihtiyaçlarını karşılayamadığını ama onun hayatını kolaylaştırmak adına girişimlerde bulunup aradaki boşluğu doldurmaya çalıştığını belirtiyor.

İşitme engelli olmalarına rağmen evlendikten üç ay sonra bebek sahibi olmak isteyen Şafak (24) ve Güler Ulusal (22) çifti, İstanbul Gaziosmanpaşa'da yaşıyor. Henüz 2,5 aylık olan kızları Başak gayet sağlıklı. Babaanne Arife Ulusal, gelini ve oğluyla aynı odada kalıyor. Çünkü anne Güler, bebeğin ağladığını duyamıyor. Babaanne, Başak her ağladığında uyanıp bebeği gelininin kucağına veriyor. Güler Ulusal, kızıyla çok mutlu olduğunu ama sesini duyamadığı için üzüldüğünü anlatıyor. Eğer kayınvalidesiyle aynı evde oturmasa çocuğuna bakamayacağına dikkat çekerek, işitme engelli olmamasına rağmen bebeğine ilk öğreteceği şeyin işaret dili olacağını söylüyor.

Arife Ulusal, oğlunun ve gelininin işitme engelli olmalarından dolayı çok üzgün. Hatta bu üzüntüsünün bebek dünyaya geldikten sonra daha da arttığını söylüyor: "İki buçuk aydır torunum geceleri ağlıyor ama iki evladım da uyuyor. Bir onlara bir torunuma bakıyorum, gözyaşlarımı tutamıyorum. Başını göğsüme dayayıp, başlıyorum konuşmaya. 'Yavrum, annen baban seni çok seviyor; ama duyamıyorlar. Bunu sana nasıl anlatırım, üzülürsen kıyamam.' diyorum." Babaanneye göre bebek ağladığında yanı başında bir ses istiyor. Anne hiç konuşamadığı için bebeği susturamıyor.

Bir tekstil fabrikasında ütücü olarak çalışan baba Şafak, bebekle birlikte hayatlarının daha güzel olacağına inanıyor ve kızının yetişmesi için elinden geleni yapacağını söylüyor. İşitme engelli Ulusal çifti, gelecekteki muhtemel zorlukların hesabını yapmadıklarını, hayatı akışına bırakarak yaşayacaklarını belirtiyor. "Eğer çok düşünerek hareket etseydik bebek sahibi olamazdık. Böyle bir güzellikten mahrum kalırdık." diyerek engelliler de dahil herkesin anne-baba olmaya hakkı olduğunu ifade ediyor.

Her anne-baba çocuğunu en iyi şartlarda yetiştirmek ister. Ama buna bazen maddi imkânsızlıklar bazen de fizikî şartlar engel olabilir. Tıpkı engelli ailelerde olduğu gibi. Engelli anne-baba her ne kadar elinden geleni yapsa da zaman zaman çaresiz kalıp yetemediklerini de kabul ediyor ve her şeye rağmen yapabildikleriyle gönüllerini ferahlatıyor. Ama 'yapmak isteyip de yapamadığınız neler var?' sorusunun cevabına başlarken önce derin nefes alıyorlar…

İki yıl boyunca İşitme Engelliler Derneği başkan yardımcılığı görevini yapan Hamdiye Ayanoğlu, engeli olmayan çiftler için belki çok sıradan olan şeyleri yapamamaktan dolayı bugün hâlâ üzüntü duyuyor. Üç çocuğu da annelerini "engeline rağmen bizi mükemmel yetiştirdi" dese de… Ayanoğlu, çocuklarının veli toplantılarına hiçbir zaman gidemediğini, onların sosyal faaliyetlerine katılamadığını, derslerine yardımcı olamadığını anlatıyor ve sadece bunları düşündüğünde 'keşke' dediğini hatırlatıyor.

Binnur Semiz ise kızı Ayşenur'un sürekli onu düşünmek zorunda olmasından rahatsız: "Benim ona yapmam gereken şeyleri onun bana yapması bazen üzüyor. Arkadaşlarıyla bir program yapacaksa 'Anne birlikte yapacağımız bir şey var mı?' diyor. Sabahları evden çıkarken tekerlekli sandalye ile dışarı çıkmamam gerektiğini tembihliyor. İstediğim bir şey varsa okul dönüşü alabileceğini her sabah söylüyor. Yaptıklarını o kadar içselleştirmiş ki farkında değil." Görme engelli Ayşe Bügelek ise çocuklarına normal annelerden daha çok ilgi göstermeye çalıştığını, sosyal hayatın içindeyken zaman zaman zorlandığını, engelli olmasaydı her yere gidip her ortamda rahatça bulunabileceğini, sırf bundan dolayı çocuklarını anaokuluna gönderdiğini anlatıyor.

Çocukluğumu anlatmak için kitaplar yetmez

Engelli anne-baba olmak kadar engelli anne babaya sahip olmak da zor. Arada kalan çocuklar, bir yandan evdeki hayatlarına alışırken bir yandan da dış dünya ile aileleri arasında denge kurmaya çalışıyor. Haliyle onların sıradan bir hayatı olamıyor. Yaşadıkları onları hep 'farklı' kılıyor. Hamdiye Hanım'ın büyük oğlu Muzaffer Ayanoğlu'na göre, çocukluk döneminde yaşadıkları kitap olabilecek kadar renkli. Ailenin ilk çocuğu olduğundan bütün roller ilk önce onun üzerinden oynandı, zamanı geldi kardeşlerinin duyan annesi, babası, velisi oldu.

Diğer kardeşler Hakan ve Ebru, büyük kardeşe kıyasla daha avantajlı olsa da onların da hayatında bir şeyler hep yarım kalır. Bunlar üç kardeşin geçmişinde 'tatlı anılar' olarak kalsa da parkta, okulda, hastanede, devlet dairelerinde onlar hep farklıdır aslında... Üç kardeşin en zor geçen günleri yılda birkaç kez zorunlu olarak yapılan veli toplantılarıdır. Çünkü veli toplantılarına kimse gelmez. Toplantı sonrası herkes velisinin elinden tutup okuldan uzaklaşırken onlar eve hep yalnız dönmek zorunda kalır. Muzaffer'e konuşup okumayı öğreten, ödevlerinde yardımcı olan kimse yoktur. O dönem yaşadıkları sıkıntı gibi gözükse de bilgiyi duyduğu an öğrenmeye alıştığını ve bu özelliğinin sonraki okul hayatında avantaja dönüştüğünü belirtiyor: "Sınav notlarım yüksek olurdu ama ödevlerimi yapamadığım için hep bir eziklik vardı. Evde sürekli kitap okur, sanki hikâyeler içinde yaşardım." Muzaffer Ayanoğlu karşılaştığı zorlukları kardeşlerinin de yaşamaması için gayret ettiğini, bu durumun da onu olgunlaştırdığını söylüyor.

Protez göz düşerse

Ebru Ayanoğlu, anne-babasının işitme engelli olmasından dolayı geceleri ağladığını, özellikle ilkokulda iken diğer arkadaşlarının anne-babasıyla kendininkileri karşılaştırdığını söylese de bunların çocukça duygular olduğunu belirterek hâlâ üzüldüğü bir ayrıntıyı paylaşıyor: "Annem 7 yaşında işitme duyusunu ve hafızasını kaybetmiş. Hayata bir eksikle sıfırdan başlamış. Çocukluk döneminden kulağında kalan tek sesin ezan olduğunu anlatır. Hayatı boyunca hep ezanı ve Orhan Gencebay'ı dinlemek istedi. Her ezan duyduğumda, Orhan Gencebay'ı izlediğimde üzülüyorum." Muzaffer Ayanoğlu, anne babasıyla daha yakın olmayı hayatı boyunca istediğini fakat işitme engelli olmalarının arada sınır oluşturduğunu hatırlatıyor: "Onların kendilerince 'sessiz' bir hayatı, sınırları var. Oraya girebilmek için işitme engelli olmak gerekiyor. Annemi o sınırdan kurtarmak için çok çalıştım. İstedim ki aramızdaki engeli biz kaldıralım ama başaramadım."

Dünyadaki tüm çocuklar için anne-babaları mükemmeldir ve hangi çocuğa sorarsanız sorun annesi gibi 'anne', babası gibi 'baba' olmak ister. Büyümeye ve çevresindeki farklılıkları kavradıkça bu düşünceden uzaklaşır. Engelli ailelerin çocukları için de anne-babaları mükemmeldir. Hatta engellerinin farkına varamayacak kadar…

Bügelek Ailesi'nin büyük kızı Ahsen, anaokuluna başladıktan sonra annesinin göz yapısının diğer annelerinkinden farklı olduğunu keşfeder ve annesine bunun nedenini sorar. Ayşe Bügelek de görme engelli olduğunu anlatır. O günden sonra Ahsen, özellikle dışarıda annesine yardımcı olmaya çalışır, renkleri seçemediğinden trafik ışıklarında yönlendirir, taksiye bineceklerse içinin boş olup olmadığını söyler. Fakat babasının görme engelli olduğunu bilmez. Oysa babasının bir gözü protezdir ve doğal görünmektedir. Bir gün Ahsen'i banyo yaptıran baba Mustafa Bügelek'in protez gözü kızının önünde yere düşüverir. Ahsen ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez. Ne kadar kırıldığını, üzüldüğünü anne Ayşe Bügelek şöyle anlatıyor: "Kızım banyodan çıkıp doğru yanıma geldi. Neden böyle olduğunu sordu. Babasının da görme engelli olduğunu ama diğer babalardan bir farkı olmadığını anlattım. Küçük kızım ise görme engelli olduğumuzu biliyor. Ahsen ilk çocuk olduğu için bilmiyordu."

Güler ve Şafak Ulusal çifti, 2,5 aylık bebeklerine işitme engelli olduklarını nasıl anlatacaklarını hiç düşünmemiş. Kızları Başak'ın bunu doğal ortamda yaşayarak öğreneceğini söylüyorlar. Zira, babaannesi ve dedesi yaşadığı müddetçe onunla konuşacak, her ihtiyacını karşılayabilecek.

Dünyada toplam 500 milyon engelli var. Türkiye'de ise 8,5 milyon. Bu rakam, ABD'de toplum nüfusun yüzde 15'ini, Norveç'te ise yüzde 17'sini oluşturuyor. Engelliler arasında, alzheimer, şizofreni gibi ruhsal ve kronik hastalığı olanlarla ortopedik engelliler başı çekiyor. Türkiye'de engellilik oranı erkeklerde yüzde 11,1, kadınlarda yüzde 13,4 iken, birden fazla engeli bulunanların oranı yüzde ise 11,4. Ülkemizde toplam nüfusun 12,29'luk bölümünü kapsayan engellilerin yüzde 1,25'i ortopedik, binde 60'ı görme, binde 37'si işitme, binde 48'i zihinsel engelli. Yüzde 9,70’i de “diğer engelliler” grubundan. Erkek ve kadın engelli sayıları da hemen hemen birbirine yakın.

Engelliler, neden engellilerle evlenir?

Bu durumun da bir sonucu olarak, eğer çiftlerden biri daha sonra herhangi bir hastalık ya da kaza geçirmedi ise, engelli kadın ve erkek kendileri gibi engelli biriyle evlenmeyi tercih ediyor. Yaşanan bu durumun olumlu ve olumsuz yanları var. İyi yanı çiftler istek ve beklentilerini belli sınırlar içinde tutuyor ve birbirlerinin hayatına mümkün olduğunca yardımcı olmaya çalışıyor. Tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kalan bir kadından eşi engelsiz bir kadın gibi tüm görev ve sorumlulukları yerine getirmesini beklemiyor. Ya da tam tersi olarak, engelsiz bir erkek, işaret dilinin dışında iletişim kuramayacağı işitme engelli bir kadınla evlenmeyi tercih etmiyor. Aynı engeli paylaşan, hayatı aynı pencereden aynı uzaklıkta seyredenler daha iyi 'paylaşabilmek' adına birbirleriyle evlenmeyi tercih ediyor.

Günümüz engellileri vakıf, dernek ve sivil toplum örgütlerine katılıp kendileri gibi engelli kişilerle dostluk kuruyor, sosyal hayatlarını geliştiriyor. İşitme engelli Hamdiye Ayanoğlu, evlenene kadar ailesi ve yakın arkadaşlarının işaret dilini bilmemesinden yakındığını, işitme engelli eşi Tuğran Ayanoğlu ile evlendikten sonra 'sesli' bir hayatın içine girdiğini söylüyor. Tuğran Bey karşısına çıkmasa da yine işitme engelli biriyle evlenmek isteyeceğini belirtiyor. Çünkü, aynı engeli paylaşan insanlar birbirine yakın oluyor ve kendilerince bir hayat kurmak kolaylaşıyor. Üstelik bir engellinin dilinden, yüreğinden ancak bir engelli anlayabilir.

Şafak-Güler Ulusal çifti de İstanbul Karaköy'de çalıştıkları konfeksiyon firmasında tanışır. İlişkilerini de evlilik ve Başak bebekle tamamlamak isterler. Neden evlendiklerine gelince… Güler Ulusal, eşini çok sevdiğini ve ilişkilerinin 'duyan insanların dünyası'nın dışında olduğunu ve bu sessiz dünyada sadece kendisinin, eşinin ve bebeğinin olduğunu anlatıyor. Ayşe Bügelek ise engelli kişilerin engellilerle evlenmesinin daha doğru olduğu görüşünde. Ona göre, insanlar evlendikleri andan itibaren kültür ve gelenekten dolayı beklenti içine giriyor ve bu beklentiler tam anlamıyla gerçekleşmediğinde sıkıntılar başlıyor. Hatta engelli insanların kadın erkek dağılımının bu kadar birbirine yakın olmasının nedeni de bu. Yani, Allah engellileri birbirine beğendiriyor, sevdiriyor ve evlenmelerini nasip ediyor.

Engelli çiftlerin hayatlarından memnun oldukları görülüyor. İki engellinin evlenmesinin zor tarafı ise sağlıklı çocuklarının eğitimi. Türkiye'de rehabilitasyon merkezlerinde engelli çocuk ve ailelere rehabilitasyon çalışmaları yapılıyor; ama anne-babası engelli sağlıklı çocukların bedensel ve psikolojik gelişimiyle eğitimi için herhangi bir çalışma yapılmıyor. Binnur Semiz de ansızın engelli olduğu için kızı Ayşenur'a her açıdan destek olacak kurum ya da uzman aradığını belirtiyor: "Bu alanda uzman birini bulamadım. Ayşenur'un kendisinin aşması gerektiğini düşündüm. Çocuklar hayatı kavramakta daha pratik ve esnek. Değişikliklere çabuk uyum sağlıyorlar. Şu an kızımın rehabiliteye, özel eğitime, ilgiye ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Belki de şartlar bana düşündürmemiş de olabilir."

İstanbul Göztepe'de yaşayan Gülçin Erdiş (35), 12 yıldır Kadıköy Belediyesi Dursun Demirli Anaokulu'nda şef yardımcısı olarak görev yapıyor. Anaokulunda çalışan ilk bedensel engelli olarak tanınıyor. Anne değil ama her yıl 40-50 çocuğun büyümesine gün içinde katkıda bulunup geçici de olsa 'annelik' yapıyor. Ayrıca Türkiye'nin ilk engelli yamaç paraşütçüsü olan Erdiş bu mesleği seçmesinin sebebini şöyle izah ediyor: "Çocuklara çok küçük yaşta sakatı ve sakatlığı anlatabilmek önemliydi. Onlara bir sakatın nasıl yaşadığını, hareket ettiğini, gezdiğini öğretmek istedim. Artık onlar toplum içindeki sakatlara 'uzaylı' gibi bakmayacak. Beni tanıyan çocuklar büyüdüğünde sakatlara yardımcı olup onları anlayacak." Ona göre diğer öğretmenlerden bir farkı yok; çünkü normal bir öğretmen elini, kafasını, yüreğini ortaya koyuyor. Tıpkı kendisi gibi. Üstelik görünen ve görünmeyen sakatlıklar var. Onunkinin tek farkı görünüyor olması.

Engellilerin çalışmasına imkân sağlamak amacıyla sivil toplum örgütleri çeşitli projeler üretip istihdam gücünü artırmayı amaçlıyor. Türkiye Sakatlar Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Binnur Semiz ve Dadı Akademi'nin oluşturduğu 'Engelli Dadı Yetiştirme Projesi' bu alanda yapılmış ilk çalışma. Amaç, engellilere iş imkânı sağlamak ve toplum içindeki 'engelliler bakıma muhtaçtır' imajını ortadan kaldırmak. Proje kapsamında eğitim alan iki öğrenci staj dönemini başarıyla geçti. Projenin eğitim danışmanı 12 yıllık tecrübesiyle Gülçin Erdiş, genel koordinatör ise Akademi Dadı'dan Nilüfer Ulu. Önümüzdeki bir yıl içinde daha büyük kitlelerin eğitimi hedefleniyor.

Pojenin sosyal açıdan yararına dikkat çeken Nilüfer Ulu, "Aslında engellilerin hayatın her alanında başarılı, üretken ve verici olabileceğini bilmemiz gerekiyor. Toplum engellileri sınırlandırıyor. Kendi kendimize ortaya çıkardığımız engelleri bu projeyle aşabileceğimize inanıyorum." diyor. Proje kapsamında kemik gelişimi problemi olan engelli Dilek Toyran (28) ve doğuştan kalça çıkıklığı olan engelli Hediye Özdemir (20) eğitim aldı. Bu eğitimi alabilmek için lise mezunu ve en az yüzde 40 engelli olmak gerekiyor. Ayrıca adaylar belirli kişilik testlerinden geçirilerek mesleğe yatkınlıkları ve istekleri ölçülüyor. Haftada beş gün beş saat olmak üzere toplam 258 saat eğitim alınıyor.

Projenin ilk öğrencilerinden Dilek Toyran, aldığı eğitim sayesinde çok şey öğrendiğini, engelli olmasından dolayı içine kapanık olduğunu fakat kurs ortamı ve staj döneminde bunu aştığını belirtiyor. Hediye Özdemir ise çocukları çok sevmesine rağmen onlarla ilişki kuramadığını, çünkü çocukların kalça yapısından dolayı kendisiyle hep dalga geçtiğini; ama şimdi aldığı eğitimle durumun değiştiğini söylüyor.

Farklı anaokullarında staj yapsa da her ikisi de benzer olaylar yaşar. Çocuklar, engelli görmeye ve birlikte yaşamaya alışık olmadıkları için tedirgin olur; fakat kısa süre sonra engelli olduklarını kendileri gibi çocuklar da unutur. Nilüfer Ulu, engellilere fırsat verildiğinde diğer öğrencilere oranla daha başarılı olduklarını belirterek bir karşılaştırma yapıyor: "Dilek ve Hediye tüm derslere iştiyakla katıldı. Engelsiz 40 dadı adayına göre daha başarılıydılar. Haftada birkaç kez sunum yapıp konularıyla alakalı bilgiler toplayarak arkadaşlarıyla paylaştılar. Bu sertifikayı herkesten çok onlar hak etti. Diğer öğrenciler heyecanlı olmadığı gibi bu kursu 'ekstra' bir fırsat olarak görmedi. Fakat Dilek ve Hediye için onlara verilmiş en iyi şanstı. Onlar bu eğitim projesiyle kendilerini aştı."

Engelli Dadı Projesi'nin en büyük amacı engellileri hayatın içine katmaktı. Dilek Toyran ve Hediye Özdemir'in ortak düşüncesine göre, engelli insanlar hayatın kıyısında yaşamak zorunda. Fakat bu proje sayesinde artık onlar da hayatın içinde. Hatta merkezinde. Yani, çocukların dünyasında…

ÇOÇUK VE ERGEN PSİKOLOĞU BELKIS ERTÜRK:
Engeller yüzünden yarım kalmış hayaller çoçuklar üzerinden tamamlanıyor

-Engelli anne-babaya sahip çocukların psikolojisi nasıl oluyor?

Çoğunun kişilik yapısı farklılık gösterse de genel anlamda -tahmin edilenin aksine- psikolojileri düzgün, gelişimleri sağlıklı, yaşıtlarına göre daha olgun, çevresine duyarlı, hassas, yardımsever, başarılı, özgüveni yüksek ve pratik zekâya sahip oluyorlar. Çocuklar anne-babasını görerek engelli ya da imkânsızlık içinde olanlara nasıl yaklaşması gerektiğini, kendi sorun ve ihtiyaçlarıyla nasıl başa çıkacağını gördüğü, duyduğu, anlatıldığı anda kavrıyor. Kişisel kanaatime göre Allah, anne-babadaki engeli çocuğunu daha donanımlı yaratarak tamamlıyor.

-Çocuklar çevresinden ne kadar etkileniyor?

Çocuk en çok toplumun bakış açısından etkileniyor. Toplum engelli insanlara acıyor. Çocukların algı düzeyleri yüksek olduğu için de 'acınıyor' olduğunu hissedip tepkisel davranabiliyor. Çünkü çocuk normalleştirmeye çalıştığı şeyin sürekli başkaları tarafından ekstralaştırıldığını görüyor. -Ergenlik döneminde?

Ergenlik dönemi her çocuk için sorunlu geçer. Engelli ailelerin çocukları da bu durumdan nasibini alıyor. Çünkü bu dönemde arkadaş ilişkileri yoğun yaşanıyor. Çocuğun psikolojisinde arkadaş tutumu önemli. Eğer dalga geçiliyorsa ciddi sorun. Çünkü anne-babasının yetersizliğini ve mahrumiyetini farklı yorumlayarak hayatın geneline yayıyor. İçine kapanık, duygularını, tepkilerini gizleyen; pasif, depresif biri oluyor. Olgunluk kazandıkça bu düşünceden de uzaklaşıyor. Bu dönemde arkadaşları destek olur, ebeveynleri tarafından da sevgi, ilgi gösterilirse sorunsuz atlatılıyor. Tabii anne-baba da çocuğuyla 'kaliteli' iletişim kurarak yaşadıklarının normal olduğunu kavramasında yardımcı olmalı.

-Ebeveynlerin bu tarz ailelerdeki önemi nedir?

Ebeveynler anne-babadan eksik kalan maddi manevi boşlukları doldurması açısından çok önemli. Bu sayede çocuk hiçbir zaman 'yetersizlik ve yoksunluk' hissi yaşamaz. Dolayısıyla psikolojik açıdan da yıpranmamış olur. Zaten engelli anne-babalar da çocuklarına karşı engelsiz anne-babadan daha sıcak ve ilgilidirler. Çocukların ihtiyacı da budur.

-Anne babanın daha ilgili olmasının nedeni nedir?

Engellilerin duygu dünyası daha gelişmiş ve zengin. Üstelik hisleri de çok kuvvetli. Eğer anne-babanın gözü görmüyorsa duyguları güçlü oluyor ve çocuğunu göremese de ses tonundaki ufak iniş çıkışlardan nasıl bir ruh haline sahip olduğunu anlıyor. Çocuk da 'farklı' ilişki içinde olduğu ailesiyle kendini özel hissediyor. Bu da özgüveni yüksek bireylerin yetişmesine katkı sağlıyor.

-Peki; engelsiz çocuklar anne-babalarının hayatına ne katıyor?

Çocuk küçük yaştan itibaren anne-babanın dış dünyayla kurduğu köprü oluyor. Görmüyorsa gören gözü; işitmiyorsa duyan kulağı; bedensel engelliyse sağlıklı bedeni oluyor. Engeliyle barışmış olan bireylerin yaşam enerjisi yüksektir. Çocukları bu enerjiyi daha da artırıyor. Engeller yüzünden yarım kalmış hayaller çocuklar üzerinden tamamlanıyor. Bu da anne-babayı yaşama dair motive ediyor.

 

AKSİYON DERGİSİ

612
0
0
Yorum Yaz